5/10/2006 - Nakşibendiyye
Nakşibend Farsça bir kelimedir ve "nakış yapan" demektir. Kalbi işlediği, kalbin üzerine süsler yaptığı için bu adı almıştır (Abdulmecid b. Muhammed el-Hanî, Hadaikul-Virdiyye fi Hakâikul-Acille en-Nakşibendiyye, Kahire 1306, s. 9).
Bahauddin Nakşbend'in adı, Muhammed b. Muhammed el-Buharî' dir. 718/1318 tarihinde Buhara'ya 9 km. uzaklıkta bulunan Kasr-ı Arifân (eski adı Kasr-ı Hinduvan)'da doğdu (Tahsin Yazıcı, Nakşibend mad., İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1964, IX, 52.).
Nakşibend dünyaya geldiği zaman, Hacegan tarikatının şeyhlerinden Muhammed Baba Semmâsî (ö. 740/1339) müridleriyle birlikte o köye gelmiş ve henüz çok küçük yaşlarında bulunan Nakşibendi mânevî evlatlığına almıştır. Bahauddin kendi hallerinden bahsederken, bu konuda şöyle der: "Benim hakkımda zuhûr eden Allah Teâlânın lütuflarından ilki, daha çocukluk çağımda iken, kadri yüce Şeyh Hâce Muhammed Baba Semmâsî'nin nazarları ile müşerref olmam ve beni evlâtlığa kabul etmeleridir" (Salahuddin b. Mübârek el-Buharî, Makamat-ı Muhammed Bahauddin Nakşibend, trc. Süleyman İzzi, İstanbul 1983, s. 29).
Baba Semmâsî, müridlerinden Emir Külâl'e; "Bu erin terbiyesi sana aittir" diyerek, Nakşibendi ona emânet ettiği rivâyet edilir (Seyfuddin Ali b. Hüseyin, Reşahatu Aynil-Hayat, İstanbul 1291, s. 48.).
Nakşibend, her ne kadar Emir Külâle intisab etmişse de, muteber kaynakların haber verdiğine göre, onun gerçek şeyhi, kendisinden çok sene önce vefât eden Abdulhâlik Gücduvânî (6. 617/1220)'dir. Tasavvufta, kişinin kendisinden Önce vefât etmiş olan herhangi bir şeyhin ruhâniyetinden feyz alarak rabıta kurmasına, "Üveysilik yolu" adı verilir (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 430; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s. 294).
Bahauddin on sekiz yaşlarında iken, ailesi onu evlendirmek istemiş, Bahauddin, Baba Semmâsiyi da'vet etmek için Semmâs'a gitmiş, oraya varınca, hocanın sohbetine iştirak etmiş, sohbetin kendisine verdiği zevk ve huzurdan sonra mescide gitmiş ve Cenâb-ı Hakk'a, "Ya Rabbi!.. Bana belâ yükünü çekmek için kuvvet ver. Bu hususta bana ihsanda bulun" diye dua etmiştir. Baba Semmâsi onun bu durumunu öğrendiği zaman, kendisine: "İlâhî!.. Sen, rızana uygun olanı ne ise, onu bu zayıf kuluna ihsan eyle!" diye duâ etmesini, zirâ her zaman Allah'ın rızasını kazanmayı gâye bilen kimseye belâ ulaşmayacağını, şayet Allahu Teâlâ bir velisine belâ gönderirse, yine kendi inâyetiyle ona kuvvet ve tahammülü ihsan edeceğini, insanın kendi irâdesiyle belâ istemesinin doğru olmayacağını söylemiştir.
Baba Semmâsî vefât ettikten sonra, Semerkant'a gitmiş, oradaki dervişlerin sohbetine iştirak etmiş, kısa bir zaman içinde onların saygısını kazanmış ve tekrar memleketi Kasr-ı Arifân'a dönmüştür (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 18.).
Bahauddin Nakşibend iki kez Hicaz'a gitmiştir. Gidiş ve gelişlerinde çeşitli zatları ve yerleri ziyâret etmiştir. Memleketi olan Kasr-ı Arifân'da bir mescid yaptırmış ve inşaatında bizzat çalışıp işçilik yapmıştır (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 61.).
Nakşibend, Hanefi mezhebine mensuptu. Her fırsatta sohbet eder, va'z ve nasihatte bulunur ve "Tarikimiz sohbet üzerinedir" diyerek, müridlerini de buna teşvik ederdi. Aynı zamanda o, çok mütevâzi idi; misafirlere çok saygı gösterirdi. Hayvanlara karşı bile sevgi beslerdi ve haramdan son derece sakınırdı. Ölümünden bir gün önce müridlerine, halifelerinden Muhammed Parsa (ö. 922/1516)'ya tâbi olmalarını vasiyet etti ve 3 Rebiül-Evvel 791/2 mart 1389 pazartesi günü, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan'da, yetmişüç yaşında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Nakşibendi Tarikatı, Bâhauddin Nakşibendden sonra, Alaeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir alâna yayıldı. Bilhassa İmam Rabbânî (ö. 1034/1625) zamanında, Hindistan ve havalisinde yayılma kaydetti. İmam Rabbânî'nin oğlu Muhammed Ma'sûm (ö. 1098/1687) da ciddi bir eğitim görerek, babasının mutedil tasavvuf yolunu devam ettirdi. Tarikat, oğlu Şeyh Seyfeddin (ö. 1100/1689) ve halifesi Seyyid Nûr Muhammed Bedvânî (ö. 1135/1723) ile naklî, tasavvufi ve farz-ı kifaye ilimler bakımından bir medrese ve herkese açık bir müessese haline geldi. Bu tarikat, Fatih Sultan Mehmed zamanında, Molla İlâhî Simâvî (ö. 896/1490) vasıtasıyla İstanbul'a girdi. Gulam Ali Dehlevî ve Ebû Saîd Müceddidî ile Hindistan içlerine de yayıldı. On sekizinci asırda Mevlana Ziyaeddin Bağdadî ile Osmanlılarda genişledi ve istikrar kazandı. Osmanlı padişahları Nakşibendiliği himâye ettiler. İstanbulda, altmış beş adet Nakşibendi dergahının bulunması, halk arasında ne kadar yaygın hale geldiğini göstermektedir (M. Fuat Köprılli!, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1918, s. 123).
Sonraki yıllarda Nakşibendiye tarikatının Mevlâna Halid Bağdâdî (ö. 1242/1826) tarafından kurulan Halidiye kolu, Anadolunun çeşitli yerlerinde, Suriye ve Irak yörelerinde yaygınlık kazandı (Reşid Paşa, Tasavvuf, İstanbul 1965, s. 101 vd.).
Nakşibendiyye yolunun kurucusu olan Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı kirâma tâbi olmaktır. Bu sebeble bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek sabır ve tahammül ister. Biz bizim yolumuza girenleri istersek cezbe (çekme) ile, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe (doktora) benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesbit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik. (Behâeddîn-i Buhârî)
Nakşibendiyye yolunun büyükleri ile berâber olanda, huzûr ve cem'iyyet (topluluk) ve dünyâya şuursuzluk (ilgisizlik) ve Allahü teâlânın cezbeleri hâsıl olur. Kalbine, rûhuna birçok şeyler ihsân edilir. (İmâm-ı Rabbânî)
Nakşibendiye Tarikatı silsilesi, üç koldan Hz. Peygamber'e kadar ulaştırılır:
Hz. Muhammed (s.a.s)'den başlayan ilk kol:
Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
İmam Hüseyin (r.a). (ö. 60/680)
Zeynel-Abidin ....... (ö. 75/694)
İmam Muhammed Bakır .......... (ö. 114/732-33)
Diğer bir kol:
Hz. Ebûbekir (r.a) .. (ö. 13/634)
Selman Farisî (r.a) .. (ö. 35/655)
Kasım b. Muhammed (r.a) ....... (ö. 102/720-21)
Her iki kol da İmam Cafer Sadık'da birleşir ............... (ö. 148/765)
Ebû Yezid Bistâmî (ö. 261/875)
Ebû Hasan Harkanî ................ (ö. 419/1028-29)
Üçüncü kol:
Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
Hasan Basrî (r.a) (ö.110/728-29)
Habib A'cemî ....... (ö. 150/767)
Dâvud Tâî ...... (ö. 184/800-801)
Ma'rûf el-Kerhî ..... (ö. 200/815)
Sırriyü's-Sakatî .. .. (ö. 253/367)
Cüneyd-i Bağdâdî .. (ö. 298/910)
Ebû Ali Rudbârî ... ........... .....
Ebû Ali Kâtib .... .. (ö. 321/933)
Ebû Osmân Mağribî (ö. 373/983)
Ebû Kasım Kürkânî (ö. 450/1058)
Her iki kol da Ebû Ali Ferâmedi'de birleşir (ö. 477/1084-85).
Bundan sonra silsile şöyle devâm eder:
Yûsuf Hemedânî (ö. 535/1140-41)
Abdulhâlik Gücduvânî ........ (ö. 617/1220-21)
Hoca Ârif Rivgerî (ö. 649/1251)
Mahmud İncir Faşnevî ........ (ö. 670/1271)
Ali Râmitenî (Azizan) ....... . (ö. 705/1305, 715/1315)
Muhammed Baba Semmâsî .. (ö. 740/1339)
Seyyid Emir Külâl (ö. 777/1375)
Bahaeddin Nakşibend .......... (ö. 791/1389)
Muhammed Alâeddin Attâr. (ö. 802/1399)
Mevlânâ Ya'kub Çerhî ........ (ö. 847/1443)
Ubeydullah Taşkendî .......... (ö. 895/1490)
Muhammed Parsa ..... ........ (ö. 922/1516-17)
Derviş Muhammed (ö. 970/1562)
Hacegî Emkenegi (ö. 1008/1599)
Muhammed Baki Billah ...... (ö. 1014/1605)
İmam Rabbânî ... (ö. 1034/1625)
Muhammed Ma'sum ........... (ö. 1098/1687)
M. Seyfeddin Fârukî ............ (ö.1100/ 1689)
Muhammed Bedvânî ........... (ö. 1135/1723)
Şemseddin Habibullah ........ (ö. 1195/1781)
Abdullah Dehlevî ..... ......... (ö. 1240/1824-25)
Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ....... (ö. 1242/1826)
......
Başta işaret edildiği gibi, Ehl-i Sünnet itikâdına bağlı olan Nakşibendiye tarikâtı çeşitli ilimlerle meşgul olmaya, va'z ve sohbetler vasıtasıyla bu ilimleri tebliğ etmeye son derece önem vermiştir. İlimle meşgul olmanın, pozitif ilimlerden, bilhassa fizik, kimya, biyoloji vs. gibi Hakk'ın kudret ve azametini idrake vesile olan ilimlerden faydalanmanın bir çeşit zikir olduğunu kabul etmiştir.
Bir de Nakşibendiye tarikatı mensupları, Şerîat esâslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir. Şeyh Ahmed Farûkî'nin;
"Şer'î edeplerden birine riayet, mekruhlardan birini bırakmak; zikirden, fikirden, murakabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir" (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, trc. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul 1976, s. 13) şeklindeki açıklamaları, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca Nakşibendiye tarikatı, boş kalan insanların nefsin pençesinden, çeşitli kötü alışkanlıklardan korunması için, tevbe, istiğfar, zikir, tefekkür, nafile namazlar ve benzeri şeylerle meşgul olmayı tavsiye etmiştir. Bu şekilde nefsi yenip kalbi kontrol altında tutmaya murakabe denir.
Diğer tarikatlarda olduğu gibi, Nakşibendiye Tarikatı'nda da râbıta vardır. Râbıta'yı şöyle açıklamaktadırlar: Doğrudan Allah ile manevi bir baş ve irtibât kuramayan mürid, Resulullah (s.a.s) Efendimizden itibaren, hayatta olan mürşidine kadar silsiledeki bütün meşayihin oturduklarını, kendisinin de mürşidinin yanında yer aldığını ve onlardan manevi bir feyiz aldığını düşünür ki buna râbıta denir. Râbıta yoluyla alınan bu füyuzât, manevi yolda ilerlemeye vesiledir. Râbıta'da dikkat edilecek husus, rabıta yapılan kişinin bu işin ehli, alim, kamil bir mürşid olmasıdır. Aksi takdirde, istenilen netice elde edilemez. Râbıta vesilesiyle mürid, "fenâ fi'ş-Şeyh"e, ondan sonra "fena fi'r-Resûl" ve "fenâ Fillâha ulaşır. Kişi vasıtasız olarak "fena fıllah'a (Allah Teâlâ'da fani olma imkânına) sahip değilse, râbıta yapması tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir (M. Halid, Râbıta hakkında Risâle İstanbul 1924, s. 238; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 447).
Nakşibendiler önceleri kalben, gizli zikrederlerdi. Sonraları cehren, açık olarak da zikretmişlerdir. Hâlidîler ilk kurulduğu gibi kalben, gizli zikretmektedirler (Reşid Paşa, Tasavvuf, s. 104).
Nakşibendiye Tarikatı'nda topluca yapılan zikre hatm-ı hacegan denir. Müridlerin adedi on kişiden az ise, küçük hatme; çok ise, büyük hatme sesli, sessiz olarak icrâ edilir. Aralarında iki fark vardır. Birisi, 79 kere okunacak olan el-İnşirâh suresinin terkedilmesi, diğeri ise,1001 ihlâs yerine 500 defâ, Ya Baki entel-Bâki'nin okunmasıdır (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 156).
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/10/2006 - SÜNNETULLAH
SÜNNETULLAH
(Allah’ın Kanunu)
“Allah’ın kanununda asla değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 62)
Allah Teâlâ varlık âlemi ile ilgili kanunlar belirlemiştir. Tüm mevcudat ezelden ebede bu kanunlar doğrultusunda hareket etmektedir.
Sünnetullah: Allah’ın sünneti, kanunu demektir. Allah’ın varlık âleminin düzeni için koymuş olduğu kurallardır. Bu kurallar bir taraftan tabiatta(tohumun dikilip sulandıktan sonra çimlenmesi gibi) değişmez prensipler olarak tecelli ederken, diğer taraftan da insanın tarihî süreç içerisinde benimsediği misyonla ilgili olarak geçerli kaideler olarak tecelli eder. Kur’an’da her iki hususu da ifade eden ayetler mevcuttur.
Tabiatta sünnetullahın tecellisi ile ilgili ayetlerden bazıları:
“Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir.” (Rahman 5)
“Sonra duman halindeki göğe yöneldi, ona ve yerküreye; isteyerek veya istemeyerek gelin! dedi. İkisi de “isteyerek geldik” dediler.
“Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti….” (Fussilet 11-12)
Biz burada, tabiattaki sünnetullahın tecellisinden ziyade, ilâhî teklifin muhatabı insanın benimsediği role göre, sünnetullahın tecellisini anlamaya çalışacağız.
Kur’an’a baktığımızda bu konuya çok geniş bir yelpazede dikkatlerin çekildiğini görüyoruz.
Kur’an bu hususa, insanın tarih serüveni içerisinde, peygamberlerin tevhid mücadelelerini anlatan kıssalarla dikkatlerini çekmektedir. Fakat, ilâhî mesajı anlamaya yanaşmayanlar bu hususu alay konusu yapmışlardır.
Kur’an bu hususu şu şekilde haber vermektedir:
“Onlara Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman, ‘öncekilerin masalları’ derler.” (Nahl 24)
Bu şekilde Rablerinden geleni küçümserler.
Halbuki insanın yaratılış sebebi olan ‘denenme’ tarih alanında gerçekleşmektedir.
Tarih, insanın ufkunu genişletir. Önceki milletlerin durumlarını, yaşadıkları devirleri, topluma yön veren şahsiyetlerin hayatlarını tanıma imkanı verir.
İnsan ve toplum hayatında ‘sünnetullahın’ nasıl gerçekleştiğine, medeniyetlerin nasıl kurulduğu ve yozlaşıp yok olduğuna tarih şahitlik etmektedir.
Kur’an’ın, önceki milletlerin hallerini anlatmasının gayesi teferruatlı bir hikayecilikten öte insanın tarihte gerçekleşen olaylardan kısa ve öz anlatımla gerekli ders ve ibretleri almasıdır.
Kur’an’da bahsedilen tarihî olaylar, iman ve İslam’ın, küfür ve şirkin, fısk ve fücurun, insanları nasıl farklı yönlere götürdüğünün seyredildiği parlak bir aynadır. Bundan dolayıdır ki, insanları Allah’ın dinine davet etme sorumluluğunu taşıyan her müslümanın yeterli bir tarih kültürüyle birlikte tarih şuuruna da sahip olması lazımdır. Çünkü, tarih maziden âtiye atılan bir köprüdür. Bu köprünün tahrip edilmesi, köküyle irtibatı kesilen ağacın dalları gibi mazi ile âtiyi birbirinden koparır.
Kur’an’da ifadesini bulan sünnetullahtan bazı örnekler:
1. Akıl ve irade sahiplerine dayatma yoktur.
“İnsana doğru yolu gösterdik, artık ister şükreder, ister nankörlük eder.” (İnsan 3)
2. Önce sorumlulukları, konusunda bilgilendirir.
“Hiçbir kasaba halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar olmadan yok etmedik. Biz zalim değiliz.” (Şuara 208-209)
3. Mühlet verir.
“Eğer Allah insanları zulüm yapmalarından ötürü hemen cezalandırsaydı, yer yüzünde bir canlı bırakmazdı.” (Nahl 61)
4. Bir millet kendini bozmadıkça Allah da onları bozmaz.
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onlar hakkındaki hükmünü değiştirmez.” (Rad 11)
5. Azabın görülmesinden sonraki iman kişiye fayda vermez.
“Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir.” (Mümin 85)
6. Kişi kazdığı kuyuya kendisi düşer.
“Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendisi düşer.” (Fatır 43)
7. Nankörlük helak sebebidir.
“Nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice kasabaları yok ettik.” (Kasas 58)
8. Büyüklük taslamak helak sebebidir.
“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da helak ettik. Andolsun ki Musa onlara apaçık delillerle gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı.” (Ankebut 38)
Yoldan saparak azanların azap görmeleri, inanıp iyi işler yapanların ise dünya ve ahiret hayatında yardım görmeleri sünnetullahtır.
Şüphesiz Peygamberimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem şahitlerin, şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mümin 51)
Günümüzdeki bazı meselelerin kökleri tarihin çok derinliklerine uzanmaktadır. Bu meseleleri tam kavrayabilmek, geçirdikleri tarihî süreci de bilmeyi gerektirmektedir.
Asrımızdaki hıristiyanların İslam’a ve müslümanlara olan husûmetini tam olarak kavrayabilmek için, Haçlı Seferlerini; diğer taraftan yahudilerin İslam’a ve müslümanlara olan hınçlarını anlamak için de, Rasulullah ve sahabilerin, Kaynuka, Nadir, Kureyza yahudileri ile olan mücadelelerine uzanan süreci bilmek ve anlamak; bunun da ötesinde tarih boyunca devam eden Hak batıl mücadelesini kavramak lazımdır.
Nasıl ki, nehirlerin akıp gittiği bir yatağı varsa, tarihinde akıp gittiği bir yatağı vardır.
Uyanık çiftçinin, tarlasını su basmasın diye suyun yatağına müdahalesi gibi, emperyalist batı dünyası da tarihi öğrendiği için, tarihinden habersiz toplumları çok kolay sömürmenin, hatta yönetmenin yolunu bulmuşlar, tarihin seyrini dilediği gibi değiştirip yön vermeye çalışmaktadırlar.
Hıristiyan ve yahudi dünyasının, halkı müslüman ülkelerdeki tahakkümüne ve buralarda tezgahladıkları oyuna tarih penceresinden baktığımızda olayların arka planına vâkıf olmamız daha kolay olacak, hile ve desiselerinin önünü alma imkanı doğacaktır.
A.B.D’nin Irak’ta, Sünni, Şia kavgasını başlatıp körüklemesi, bu işi tezgahlayanların İslam tarihine vâkıf olduklarını, bu oyuna gelenlerin de bunan bî-haber olduğunu göstermektedir.
Tarih, aynı şartlar ve sebeplerin meydana getirdiği benzer olayların daha iyi anlaşılmasını sağlar. “Tarih tekerrürden ibarettir” deyimi bunu çok güzel ifade etmektedir. Mesela, müşriklerin tarih boyunca aynı tepkileri gösterdikleri değişik ayetlerde ifade buyrulur. İşte bir tanesi:
“Evet, işte böyle! Onlardan önceki ümmetlere hiçbir peygamber gelmemiştir ki, ona sihirbaz veya deli dememiş olsunlar. Onlar bunu birbirine tavsiye mi etmişlerdi. Hayır onlar azgın bir kavimdi.” (Zariyat 52-53)
Yani bu kavimler Allah’a karşı büyüklenip azgınlık gösterme hususunda aynı olduklarından, yaptıkları işler de aynı neticeyi vermiştir.
Tarihteki yükseliş ve alçalışları, manevî ve ahlâkî sebeplere bağlamaya özen göstermeliyiz. Maddî ilerlemeler yükseliş kabul edilmemelidir. Tarihi dikkatli bir şekilde incelediğimizde görürüz ki, insanlık vahye bağlandığı müddetçe yükselmiş, büyük medeniyetler kurmuş, vahiyden uzaklaştığı zaman büyük alçalışlar yaşamış, insanlıktan da uzaklaşmıştır.
İbret alınsaydı yanlışlar tekerrür eder miydi?
NUREDDİN SOYAK
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/10/2006 - Çobanın Aşkı
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini: - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya evirip tebessüm etti.
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı,her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu.
Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalaya dursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen ençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gecegündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah...”
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi,an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından,bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya,sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu.
Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/10/2006 - Gül Medeniyetinin Müstesna Gülü
Gül Medeniyetinin Müstesna Gülü
Medinenin Gülü Gülü tarife ne hacet ne çiçektir biliriz
Hilkatin Fâtiha'sı, nübüvvetin hâtimesi, ins ü cinnin peygamberine selamdan sonra,
Varlık güzeline Gül diyeceğiz biz, Gül çağında ıtırlarını duymak için...
Beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca Gül'ü bilememenin ve Gül'ü sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Gül'den başka Gül bulamayacak, Gül'ü örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacaktır. Eller nakış nakış, desen desen Gül'ü dokur çünki, kağıtlar renk renk, deste deste Gül'ü okur. Gül'ün ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile renginin şulesinden pervaneler düşer. Kimin eline değerse Gül, elleri Gül kokar onun. 'Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır / Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi' der Sezai Karakoç'un ağzından Ka'b b. Züheyr, ve o günden sonra bürdesini giyer Gül'ün. Çelikten büklümler erir Gül'ün yapraklarında.
'Eğer Gül'ün vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.' der Mevlana. Lisan ve kalem Gül'ü hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bilir de Asr-ı Saadet'ten bu yana sayısız kalemler Gül'ü yazar ciltler ve kütüphaneler dolusu; hesaba gelmez lisanlar Gül'ü söyler manzumeler ve şiirler boyu.
Şimdiye kadar neler söylenmedi Gül hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecek. Adına na't dediler Gül'ü anlattılar; tazarru dediler, Gül'e iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi'raciye dizdiler şanını tebcil için. Besteler yaptılar Gül terennümünde, İlahiler söylediler Gül deminde. Na'tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Gül'ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta'lik. Hamdullah'tan Hâmid'e harf başına şükür diye yazdı divitler; Levnî'den Osman'a tel tel renk verdi çivitler. Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Gül'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Gül için vardır ve Gül, eşya ve varlık olur serâpâ. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Gül'den alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum. Nitekim kimiler Gül dediler, ömür boyu Güldüler; kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.
Gül'ü anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka! .. Gül harflerinden Gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki? ! .. Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; Gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.
Gül hakkında en müstesna sözleri Divan şiiri söylemiştir. Türk şairlere özgü bir tür olan Hilye'lerden siyer kitaplarına; mevlidlerden mi'raciyelere; divanlar ile her türlü mesnevilerin başında Tevhid ve münacaatlardan sonra yer alan na'tlardan düzyazı eserlerdeki hamdele ve salvele bölümlerine varasıya kadar hep 'önce Gül' der kalemler. Divan edebiyatının Gül hakkında söyleyecek sözüne hadd ü pâyân mı bulunur? O şairler ki kitapları yahut sözlerinin, en başında O'nun adını anmakla korunabileceğine inanmışlardır. Bir divan şairinin, kendini şair saydırmak, yahut şairliğinin kanıtı olan divanını tertib etmek için yazması gereken şiirlerden biri de Gül hakkında inşad edeceği kasidesidir.
*
Hz. Peygamber'den bahseden manzumeler belli bir konu sınırlaması içinde düşünülemezler. Risalet, hicret, mucizeler, din yolunda çektiği sıkıntılar, ümmetine va'd ettiği şefaat, özel bir kıssasının anlatımı vs. hep divan şairinin konuları arasındadır. Ancak daha da önemlisi na'tlardır ki divan şairine, Gül'e karşı beslediği duygularını dile getirme fırsatı verir. Beşeriyetin en hayırlısına, varlığın en şereflisine karşı gösterilen bu sevgi ve saygı, şairin dilini ve yolunu aydınlatır hiç farkına varmadan, kelimelerini birdenbire güzelleştiriverir. Bütün divan şiiri ürünleri içinde dilin en güzel ve sanatlı kullanıldığı manzumeler, yalnızca ve yalnızca na'tlardır. Bunun sebebi, şairin içinden geldiği şekilde anlattığı Gül aşkıdır, Gül'e bende olmanın samimiyetinden kaynaklanan sanattır. Allah'a yakınlık bakımından hiç kimse nasıl Efendiler Efendisi'ne ulaşamazsa, şair de peygamberine ulaşma yolunda kimse kendisine ulaşamasın ister. O'nun erdiği makama nasıl kimse erememişse, O'na yol alırken de kimse şaire yetişemesin ister. Bu şiirlerden pek çoğunun özel gün ve gecelerde okunmak üzere bestelenmesi, onların halk tabakaları arasında da Peygamber sevgisini çoğaltıcı eserler olarak yaygınlaşmasını sağlar çünki.
Evrenin en güzel Gül'üne yazılan müstakil eserler içinde en yaygın okunanı hiç şüphesiz Süleyman Çelebi'nin 'Vesîletü'n-Necât (Kurtuluş vesilesi) ' adıyla bilinen Mevlid'idir. Bunu Hakanî Mehmed Bey'in Hilye'si (Hz. Peygamber'in suret ve siret güzelliklerinin anlatıldığı eser) , sonra da Nâyî Osman Dede'nin Mi'râciye'si izler. Bu üç eser de zamanla musıkî formunda okunmuş ve çağlar boyu geniş halk kitleleri tarafından sevilerek Türk kültürünü yönlendirmiştir. Na'tlar içinde Nazîm'in küçük bir divan oluşturacak kadar çok sayıdaki maznumeleri ile Fuzulî'nin Su Kasidesi, Nabî'nin coşku dolu dizeleri, Şeyh Galib'in müseddes tarzında yazdığı muhteşem eseri, Nef'î'nin 'sözüm' redifli kasidesi ilk akla gelebilecek olanlardır. Çok sayıda na't yazdıkları için Na'tî mahlasıyla bilinen Na'tî Mehmed, Na'tî Ahmed ve Na'tî Mustafa efendiler de Gül'e olan aşkı doruğa ulaştıran, fanilerin söyleyebileceği en müstesna sözleri söyleyen şairlerdir. Bu arada değişik şairlerin na'tlarının derlenmesiyle oluşturulmuş Nu'ût-ı Nebeviye mecmualarını da hatırlamak gerekir.
Na'tların gazel tarzında yazılanları da vardır elbet. Bunlar genellikle vezin yönlendirmesiyle şekil bulan ve 4 mefâîlün kalıbıyla yazılıp '...yâ Rasûlallah' redifiyle sona eren gazellerdir. Bu tür na'tlar içinde Zekâî Mustafa Dede'nin,
Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah
beytiyle başlayan kısa na'ti gibi manzumeler XVII. yüzyıldan itibaren sıkça görülür. Leyla Hanım'ın,
Alîl-i derd-i isyâne devâsın yâ Rasûlallah Bize sûy-ı cinâne reh-nümâsın yâ Rasûlallah
dizeleriyle başlayan na'ti, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey'in,
Ser-i kûyunda kemter hâk-i râhım yâ Rasûlallah Nesîb-i âsitânındır penâhım yâ Rasûlallah
ve Musahip Mustafa Paşa'nın,
Hevâ-yı nefse cânım mübtelâdır yâ Rasûlallah İşim hep çcümleten cürm ü hatâdır yâ Rasûlallah
matlalı gazelleri bu tür na'tların en ünlüleridir. Gazel tarzında olup hakkında menkıbevî rivayetler de bulunan bir şiir de Nabî'nin na'tıdır. Onun hac seyahatinde Medîne'ye varmak üzereyken söylediğine inanılan ve şehre girdiği esnada Mescid-i Nebevî müezzinlerinin hep bir ağızdan kerameten okudukları menkıbevî üslupla anlatılan şiir şu beyitle başlar:
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu Nazargâh-ı İlahî'dir makâm-ı Mustafâdır bu
*
Bütün bunların dışında, Gül'den bir vesile ile bahsedecek olan şair için ilk başvurulacak kaynaklar, mucizelerdir. Efendiler Efendisi'ni hastalıkların devası, cennet yolunun klavuzu, Allah'ın Habîbi olarak gören şair, O'ndaki beşeriyet kadar nebeviyeti de söz konusu etmekten hoşlanır; yüceliğini dile getirmek için sık sık mucizelerden bahseder. Fenâyî'yi dinleyelim mesela:
Et kıyâs parmaklarından mu'cizâtın gayrı bes Çeşme akdı her birinden eyleyip şakku'l-kamer
Demek ister ki: 'Sen O yüce peygamberin mucizelerindeki ihtişama bak ki, yalnızca parmakları bile her birinden çeşmeler akıttı, ve şehadet parmağıyla ayı ikiye böldü.' Hudeybiye'de Ashâb'ın çok susadığı bir anda Efendiler Efendisi son tastaki suya bir elini sokup diğer elinin beş parmağından beş çeşme gibi su akıtmış ve ashab hem abdest alıp hem kana kana içmişlerdir. Keza Mekke müşrikleri kendisinden mucize istedikleri vakit şehadet parmağıyla işaret edip ayı ikiye yarmıştı, hani İslam tarihleri ve siyerlerin şakku'l-kamer diye zikrettikleri mucize. Şair Gül'ün yalnızca parmaklarından sadır olan mucizelerinin bu derece büyük olduğunu, diğerlerine sıra gelirse anlatmaya kelimelerin yetmeyeceğini ancak bu kadar güzel anlatabilir değil mi? ! ...
Divan şairi Gül'den bahsedeceği zaman O'nu eşref-i mahlûkât, cihan bağının nadide çiçeği, varlığın evveli ve âhiri, şefaatin kaynağı, mahşer gününün efendisi, ahsen-i takvîm, güzel ahlakın tamamlayıcısı gibi sayısız vasıfları bir anda sıralayıverir. Bütün amaç Gül'den şefaat istemektir ya hani, bunun için sık sık O'ndan bahseden âyetlere ve kudsî hadislere müracaat eder. Bu durumda ayetler genellikle şiirdeki vezin zaruretini de beraberinde getirir ve tamamı yerine bazı ibareler şeklinde zikredilir. 'Ahsen-i takvîm, kaabe kavseyn ve ev ednâ, leamrük, lî-maallah, Kâf u Nûn, Tâhâ ve Yasîn, mâ zâğa'l-basar, Sidre ve müntehâ, rahmeten li'l-âlemîn, tarfetü'l-ayn' gibi ibareler bunlardandır. Şu beyit Nesîmî'ye aittir:
Vasfını 'Ve'n-Necmi' 'Ve'ş-şemsi' 'Tebârek' söyledi Şânına 'Tâhâ' vü 'Yâsîn' geldi Hak'tan beyyinât
Hz. peygamber'den bahseden hadisler de zaman zaman divan şairlerinin konuları arasına girer. Bunlardan en ünlü olanı 'levlâke levlâk' sırrını taşıyan hadis-i kudsîdir. Bunu 'ene efsah' ve 'medinetü'l-ilm' gibi ibarelerin geçtiği hadisler takip eder. Beyti Şeyhülislam Yahya'ya söyletelim:
Sana mahsûs lutfudur Hakk'ın Tâc-ı 'Levlâk' u taht-ı 'Ev ednâ'
Gül'ün şanı söz konusu olunca tasavvufî divan şairlerinin en ziyade andıkları kelime 'muhabbet'tir. O ünlü beyitte olduğu gibi:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl
Ebced geleneği bile Gül hakkında abidevî bir beytin doğmasına kapı aralamıştır:
Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir Anınçün âşıkın zikri 'amân'dır yâ Rusûlallah
'Amân' ile 'Muhammed' isminin ebced karşılığı 92 eder. Buradan âşıkın 'amân! ' diye her haykırışında aslında Hz. Peygamber'i anmak istediğinin söylenmesi ne kadar da şairane bir buluştur. Hezâr gıbta! ..
*
Burada divan şairinin iman cephesinden İslam'ın varlık sebebi olan Gül'e bakışındaki genel kabulleri vermeye çalıştık. Şimdi en başa dönelim ve bir Gül olarak, Gülde bir remz olarak, teri Gül kokan, yüzünde Gül, ağzında gonca görülen Efendiler Efendisi'nden Güle yansıyan ilham dolu birkaç beyit ile sözü tamamlayalım. Böylece bütün Türk coğrafyasını doldurarak bir aşka dönüşen Gül medeniyetinin aslında bir iman ve aşk medeniyeti olduğunu anlayalım.
Dicle'nin serin yamaçlarında gözyaşlarını ikindi sularına karıştırarak Kıble'ye yönlendiren bağrı yanık şair hasretini anlatıyordu ve o Fuzulî idi:
Suya versin bâğbân Gülzârı zahmet çekmesin Bir Gül açılmaz yüzün teg verse bin Gülzâre su
Sultan, rüyalarının sevgilisine Gül rölyefleriyle başı üzre yer vermek için sorgucunu O'nun ayak izinden yaptırıyor ve üzerine şu dizeleri nakşettiriyordu; o dahi Sultan Ahmed idi:
Nola tacım gibi başımda götürsem dâim Kademi nakşını ol hazret-i şâh-ı rüsülün Gül-i Gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gülün
Ve sultanın mürşidi -ki adına Hüdâyî denir- her yüzde Gül'ün aşkını okumaktaydı:
Gül ağlama Gül bize Ele diken Gül bize Gül olanın yüzünde Gül açılır Gül bize
Ve bugün biz, bir çağa geldik, Gül için feryâdlar çağına:
Güle gûş ettiremez boş yere bülbül inler Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler
Şikayet değildir kasdımız Gül'e, cür'etimiz içimizin yanışından. Gülistanlarda savaşlar var bugün Gül'üm ve bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz gömülüyor artık. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni hiç bugünkü kadar özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya renginden nasıl duralım ayrı.
Ebedî Gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize Gül'üm? ! .. Prof. Dr. İskender Pala
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/10/2006 - Tevazu
Peygambembirimizin mütevazı olmamız konusunda birçok öğütleri vardır. Bunlardan bazıları şöyle:
Ebû Said el-Hudri rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
'Allah için bir derece mütevazı olan kimseyi Allah bir derece yüseltir. Sonunda onu Firdevs Cennetinin en yüksek yerine çıkarır. Allah'a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi Allah alçaltır. Sonunda onu Cehennemin en alçak tabakasına indirir.'
• • •
Hz. Ömer minberde şöyle hitap ediyordu: 'Ey insanlar! Mütevazı olunuz. Çünkü ben Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim: 'Allah için mütevazı olanı Allah yükseltir.'
• • •
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
'Müslüman kardeşine karşı mütevazı olan kimseyi Allah yüceltir. Müslüman kardeşine karşı üstünlük taslayan kimseyi de Allah alçaltır.'
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
'Kim büyüklenir, övünürse Allah onu alçaltır. Kim de Allah korkusundan dolayı mütevazı olursa Allah da onu yüceltir.'
• • •
Rekbu'l-Mısrî'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
'Vakarını, ağırbaşlılığını koruyarak tevazu eden, şerefini düşürmeden alçakgönüllü olan, günaha girmeden kazancını doğru yolda harcayan, düşkünlere ve yoksullara merhamet eden, ilim ve hikmet sahipleri ile kaynaşan kimseye ne mutlu!
'Kazancı temiz olan, içi dışı pak olan, insanlara şerrini bulaştırmayan, bildiklerini yaşayan, malının fazlasını Allah yolunda sarfeden, verdiği sözü tutan kimseye ne mutlu! '
• • •
Abdullah bin Abbas'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
'Her insanın başında bir tarafı meleğin elinde bulunan bir halka vardır. İnsan tevazu gösterince meleğe, 'Halkayı kaldır' denir. Büyüklük tasladığında ise 'Halkasını bırak' denir.'
• • •
Hz. Huzeyfe anlatıyor:
Peygamberimizle birlikte bir cenazede bulunduk. Buyurdular ki:
'Size Allah'ın kullarının en şerli olanını bildireyim mi? Kaba ve kibirli olan...
'Size Allah'ın kullarının en hayırlı olanını bildireyim mi? Zayıf ve alçakgönüllü, eski iki gömleği olan, kendisine önem verilmeyen kimsedir. Eğer herhangi bir şey için Allah'a yemin etse, Allah onu kendisine ihsan eder.'
Iyaz bin Himar'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
'Allah bana mütevazı olmanızı bildirdi. Sakın kimse kimseye karşı övünmesin, kimse kimseye zulmetmesin.'
Harise bin Vehb'in rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
'Size Cennetlik olanları haber vereyim mi? Zayıf ve mütevazı kimsedir. O Allah'a yemin ederse Allah ona ihsan eder. Size Cehennemlik olanları da haber vereyim mi? İnsanlara eziyet eden, kaba davranan ve kibirli olan kimsedir.'
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Niçin bu mesafeler neden bu ayrılık
İçim dışım bu kadar da mı karanlık
Nerede aşka düşmek! Ara sıra bir anlık,
Dilime bir kal düştü guyan etti beni..
Kategoriler
GullerHadislerIslamicMenzildenNaksibendiyyeSiirlerUstaddan
Arkadaşlarım
|